hatay zeytinoba köyü resmi web sitesi zeytinoba muhtarlığı zeytinoba köyü resimleri telefon numaraları köy hakkında

Sizden Gelenler

 

OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE VAKIF TARİHİ

Bir hizmetin sürüp gidebilmesi için, kişilerin kendi istekleriyle bağışladıkları para ve mülklere “vakıf” denir. Bağışlanan mülklerin, eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına, toplum tarafından sahiplenmelerine bağlıdır. Bu koruma görevi bütün insanlık, yani bizlere aittir.

Vakfın
Tarihçesi çok eskilere dayanır. Dinimiz yardımlaşmayı ve ihtiyacı olanlara destek olmayı dinin temeli saymıştır. Vakıfların en etkin ve muhteşem dönemi Osmanlı İmparatorluğu dönemidir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da etkinliğini aynı ölçüde sürdürmüştür. 5 Haziran 1935’te çıkan bir kanunla “Vakıflar Genel Müdürlüğü” kuruldu ve ülkemizdeki vakıfların yönetimi, bu teşkilata verildi. Uzun bir süredir bu kurumda görev yapan bir kardeşiniz olarak bu konuda bilinen-bilinmesi gereken birkaç hatırlatma yapmanın faydalı olacağını düşündüm:
 
 
Vakıf müesseselerini düşünebilmek için, insanın yaradılış hikmetini kavraması gerekir. İnsanın yaradılış hikmetini en iyi anlatan kitap Kur`an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii Müslümanlar kurumlaştıracaklardı. Böylece `vakıf` fikri ilk Müslüman yüreklerde doğdu ve kısa sürede gelişip yaygınlaştı. Bir kişinin malını-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunması, insanı tüm teferruatı ve kıymetiyle kavramasıyla ancak mümkün olabilir! Yani insan böyle bir inceliği gösterebilmek için, `insan` denen varlığı ruh ve madde olarak idrak etmelidir. Belli ki ceddimiz, `insan` denen mükemmelliği bütün hikmetiyle kavramıştı... Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, `vakıf`, sevginin öteki adı olmanın yanı sıra, `İnsan`ı kavrayan `hikmet`in de ta kendisidir: Zaten de bu yüzden `Müslüman`dır. Belli ki, insanı idrak etme mahareti, Ecdadımız olan Osmanlı insanında mevcuttu. Bu yüzden yirmi altı binden fazla vakıf kurdular. Bunlardan bazıları hayvanlara ve bitkilere yöneliktir ki, Ortaçağ`da böyle bir çevre bilincinin oluşmasını takdirle anmak lazımdır.
 
 
Osmanlı'da vakıf müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı "Hayır"da yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgası oluşturduğunu gösteriyor. Türk kültürünün ve medeniyetinin geçmişten bugüne aktarılmasında vakıfların ifa ettiği görev çok büyüktür. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan günümüze kadar vakıflar çok mühim işlere imza atmışlardır. Şahısların yapamadığı işleri vakıflar gerçekleştirmiştir. Onun içindir ki vakıflar kültür ve medeniyet tarihi içerisinde çok ciddi roller oynamıştır. Bizler zengin bir vakıf kültürünün varisleriyiz. Vakıflar dayanışmanın ve yardımlaşmanın en güzel örneklerini vermişlerdir. Geçmişteki eserlerin ayakta kalması vakıfların hizmetleri sayesindedir. Rahatlıkla diyebiliriz ki, Osmanlı insanı, "İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır" anlayışı çerçevesinde, hayatını yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.
Devlet, insanının bu ulvî çabasından öylesine etkilendi ki, bizatihi kendisi devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kıyafet farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönettiği insanların hizmetine sundu. Çünkü hayatın merkezi insandır.   
 
 
Osmanlı devleti kurmuş olduğu bu vakıfların, uzun ömürlü olması için onlara kalıcı gelir kaynakları sağlanmıştır. Vakıflar devletin tekelinde olmaktan kurtarılmış, bu hizmetlerin manevî boyutu hakkıyla anlatılarak şahısların vakıflara sahip çıkması sağlanmıştır. Durumu iyi olanlar vakıflara maddî yardımlarda bulunmuşlardır. Durumu iyi olmayanlar ise bizzat hizmet ederek bu hayır yarışına destek olmuşlardır.

 

Günümüzde satıcılar müşterilerini aldatıyorsa, fakirlerin boynu bayramlarda bükülüyorsa, evlenme çağına gelmiş gençlerimiz evlenemiyorsa, insanlar borç yüzünden hapse veya mezara giriyorsa, garibanlar hastanelerde rehin kalıyorsa, bazıları çöplerden rızkını arıyorsa, kimsesiz ölüler ortada kalıyorsa, işkence sıradanlaşmışsa, çevre tahrip ediliyorsa-ormanlarımız yok ediliyorsa, büyüğe saygı küçüğe sevgi kalmamışsa, bencillik hayatı kasıp kavuruyorsa, bunlar ilgili vakıfların olmayışı, vakıfların vermiş olduğu ahlaki değerlerin verilememiş olması yüzündendir.

 

Açıkçası, Osmanlı toplumu, sözün tam manasıyla bir `sevgi, şefkat ve yardım toplumuydu. Devlet, `hayat ve hayrat devleti`, insan `hayrat ve hasenat insanı`ydı. Zaman içinde yardımlaşma` anlayışı sistemleşip, vakfiyelere dönüştü. Ve tüm devlet ve millet, neredeyse vakıf devlet`, `vakıf millet` haline geldi. Borçtan dolayı cezaevine düşen birinin borçlarını mahalleli ödemek suretiyle onu kurtarıyor, kışın kömürsüz kalanlara ismi meçhul bir zengin kömür gönderiyor, mahalle bakkalının borç defteri, belli bir sayfadan belli bir sayfaya kadar ödeniyordu... Ve bu hayır sahipleri kendilerini özenle gizliyorlardı. Şefkat yalnızca insandan insana yönelik değildi, bitkiler ve hayvanlar dahi, tüm hayatı kapsamıştı. Nitekimbüyük alim; yer yüzünün son mürşidi kamilinin dediği gibi; Elinle doğru ol Kolunu muzırda (zararlı şeyde) değil, yardım işinde kullan

 Osmanlıdaki bu Vakıf kültürüne çok şaşıran Avrupalı gezginlerden Elisee Recus` diyorki: `Osmanlılardaki iyilik duygusu hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa bilin ki o ev bir Türk evidir.` (Küçük Asya. c. 9) Gezgin Guer başka bir örnek veriyor ve diyor ki: `Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür...` Başta zekat-fitre olmak üzere, yaygın yardım kurumları toplumsal barışın da dinamosuydu. Maalesef bunu yitirince barışı da yitirdik. Özelliklerimiz, güzelliklerimiz git gide kayboldu. Bugün avuç açana `Allah versin` deyip geçiyoruz. Fakir öğrencilerin eğitim gördüğü hayır kurumlarına yardım talep edildiğinde, ya da cezaevinden kitap talep eden mahkumlara kitap göndermesini istendiğinde bazı zenginlerimiz, yeteri kadar yardım yaptığını söyleyip geri çekiliyor. Oysa biz, şefkatı hayatın tüm alanlarına yaymış bir ecdadın çocukları değil miyiz?

Osmanlı'da ilk vakıf Orhan Gazi tarafından vücuda getirildi. (Osmanlı, vakıf müessesesini kendinden önceki doğru bazı uygulamalardan aldı. Ancak onları yeniden inşa edercesine geliştirdi.) Orhan Gazi, İznik'te ilk Osmanlı medresesini (üniversitesini) kurarken, üniversitenin ilmî özerkliğini (evet o çağda bilimsel özerklik düşünülmüştü) devam ettirebilmesi için gereken ekonomik bağımsızlığı temin konusunda bir kısım gayrimenkuller de vakfetmişti. Böylece Osmanlı'da vakıflaşma süreci başlıyordu. Bu sürecin nasıl işlediğini göstermesi açısından

Fatih'in bir vakfiyesini özetlemek istiyorum:

"Ben ki İstanbul fatihi abd-i aciz (aciz kul) Sultan Mehmed Han'ım! Bizatihi alnumun teriyle kazanmış olduğum akçelerumle (paramla) satun alduğum İstanbul'un Taşluk Mevkii'nde kaim (bulunan) ve malûmu'l-hudut olan (sınırları belli) yüz otuz altı bap dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakf-ı sahih eyledum. İş bu gayr-i menkulatumdan (dükkânlardan) gelicek nemalardan (gelirden) İstanbul'un her sokağına ikişer kişi tayin eyledum. Bunlar, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü karışımı olduğu hâlde günün müteaddit saatlerimde sokakları gezeler. Tükrüklerin üzerine bu tozu dökeler (kirecin mikrop öldürücü etkisini unutmayalım) ki, yirmişer akçe alalar...

"Ayrıyeten, on cerrah (operatör), on tabib (doktor) ve üç de yara sancı (hemşire-sağlık memuru) tayın eyledum. Bunlar dahi, ayın belli günlerinde İstanbul'a çıkalar, bilaistisna (istisnasız) her kapuyu vuralar ve o hanede hasta olup olmaduğun soralar, hasta var ise ve şifası mümkin ise şifayap edeler; (evde tedavi etsinler) değilse kendulerunden hiçbir karşıluk beklemeksizin darülacezeye (yoksullar bakımevine) kaldırarak orada salah bulduralar (iyileştirsinler).

"Maazallah (Allah korusun) İstanbul'da et buhranı çıkacak olur ise vakfittuğum yüz adet tüfengi ehline (avcılara) vereler.

Bunlar, hayvanat-ı vahşiyenin (av hayvanlarının) yumurtada ve yavruda olmadığı sırada balkanlara (dağlara-ormanlara) çıkub avlanalar ki, zinhar (kesinlikle) hastalarumuz gıdasuz (proteinsiz) kalmasunlar.

Ayrıyeten, külliyemde bina ve inşa ittuğum imarethanede şehit ve şühedanın harimleri (şehit aileleri) ve İstanbul fukarası yemek yiyeler...

"Ancak, yemek yemeye veya almaya bizatihi kenduleri gelemeyecek vaziyette olanlarun yemekleri günün loş karanlığında kimse görmeden (bu da muhtaç insanı incitmeye yönelik vicdani bir hassasiyet) kapalı kaplar içerusunda evlerine götümle..."

. Belli ki ceddimiz, "insan" denen mükemmelliği bütün hikmetiyle kavramıştı.


Lüks, ihtişam, gösteriş gibi dünyaya yönelik kavramlar, inancımızın bir parçası olmadığı gibi, kültürümüzün, medeniyetimizin ya da tarihimizin de bir parçası değil.

Eski Müslümanlar, oturdukları muhitin malî durumuna uygun bir hayat tarzını tercih ederlerdi. Gösterişe kaçmazlardı. Bu farkı da çevrelerindeki fakirleri doyurarak, muhtaçlara yardım eli uzatarak kapatırlardı. (Özellikle Ramazan ayında devlet önderlerinin konakları sabaha kadar açık olur, isteyen yer içer, üstüne bir de "diş kirası" alırdı.)

Osmanlı toplumu, sözün tam manasıyla bir "sevgi, şevkat ve yardım toplumu"ydu. Devlet, "hayat ve hayrat devleti", insan "hayrat ve hasenat insanı"ydı. Komşu açken tok uyumayı Peygamber dergâhından kovulma anlamına alır ve çevresine elinden gelen her türlü yardımı yapardı.
Selâtin camilerinin bir köşesinde bulunan "Sadaka Ta-şı"na zenginler, özellikle kutsal gecelerde sadakalarını bırakır, fakirler gece yarısı sonrasında aynı taşı ziyaret edip, kimseye gözükmeden ihtiyaçları kadarını alırlardı. Ne veren alanı tanırdı, ne alan vereni... Böylece kimse kimsenin minneti altına girmezdi.
Vakıf anlayış sistemleşmiş, tüm devlet ve millet neredeyse "vakıf devlet", "vakıf millet" statüsü kazanmıştı.

 

Özelliklerimiz, güzelliklerimiz git gide kayboldu. Bugün de zaman zaman muhtaçlara yardım ediyoruz, ama sanki yardımlarımız, eskisine nispetle, biraz gösteri, biraz da gösteriş kokuyor.

Çünkü artık hayatımızı inançlarımız değil, gösteriş tutkumuzla ticari, sosyal, siyasal kaygılarımız biçimlendiriyor

Bu durumda tabii ki altta kalanın canı çıkıyor.

Sonuç, "sende var, bende yok" hasedi ve ardından kavga...

 

II. Bayezid devri (1481-1512) müelliflerinden Cantacasin, klasik eserlerinde o devir için şöyle der ( s. 207-8) : "Küçüğü ve büyüğü ile Türk ileri gelenleri (seigneurs Turcaz), cami ve hastane yaptırmaktan başka bir şey düşünmezler. Onları zengin vakıflarla techiz ederler. Yolcuların konaklaması için kervansaraylar inşa ettirirler. Yollar, köprüler, imaretler yaptırırlar. Türk büyükleri, bizim senyörlerimizden çok daha hayır sahibidirler, son derece misafir severler. Türk, hristiyan ve yahudileri memnuniyetle misafir ederler. Onlara yiyecek, içecek ve et verirler.

Bir Türk, karşısında yemek yemeyen bir adamla Hristiyan ve Yahudi bile olsa yemeğini paylaşmamayı çok ayıp sayar.


D'Ohsson'a göre bu derece hayırseverliğin menşei İslâm dînidir. Şöyle der (VI, 302) : "Kur'ân, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayır ve en insan severi haline getirmiştir."

Hastaneler yalnız, yatan hastalara mahsus değildi. Ayakta tedavi de yapılırdı. Her gelen hastanın tedavisi yapılır ve fakir olduğunu beyan edenlere (başkaca bir vesika falan istenmezdi) bedava ilaç verilirdi. İstanbul, Edirne gibi büyük şehir hastaneleri aynı zamanda hekimlerin ihtisas yeri idi. Hekimler burada, her dalda ihtisas yaparlardı. Umumî ve yalnız bir tip hastalığa mahsus olanları dünyaca ünlüdür. 1451'de kurulan Edirne ve 1514'te kurulan Karacaahmed (İstanbul) cüzzam hastaneleri de tıp literatüründe ünlüdür. Zira XIX. asırdan önce cüzzamlılar, Avrupa'da hastaneye alınmıyor, ıssız yerlere sürülüp kaderlerine terk ediliyorlardı. Dışarıdan ayak üstü tedavi ve ilaç almak için gelenler, sabahtan öğleye kadar kabul ediliyorlardı. Öğleden sonra, yalnız yatan hastalarla uğraşılıyordu.


Hastaneler bir iki istisna ile yalnız müslümanlar için değildi, "Allah'ın kulları olan bütün beşeriyete" açıktı. Batı'daki hastaneler ise yalnız ülkenin mezhebindeki mezhepten hasta kabul ederdi(işte farkımız!)



150 ilâ 300 hasta tedavi edebilen hastaneler vardır. Bir kaçı, hem müslüman, hem hristiyan hastayı, ayırmaksızın kabul eder. Kadınlara mahsus hastaneler de vardır. Bazı hastanelerde de kadınlara mahsus kısımlar bulunur ve bunlar, mutlak şekilde erkek hastalara ait kısımdan ayrılmıştır. Kadın hastalar, mutlaka kadın hastabakıcılar tarafından bakılır. Hekim olmayan hastane mensubu, kadın hastanın yanına bile yaklaşamaz.

Yaşlılara iş vakıfları:

İhtiyacı olan yaşlılara hafif işler verilirdi, yaşlı kadınlara yün eğirtilirdi, karşılığında dolgun ücretler verilirdi. Hacı Saffet Bey Vakfı’nın Dullar Evi’nde kimsesiz şehit eşlerini ürettikleri el işlerini kaldıkları binanın salonundaki dükkanlar’da satarlardı. Yani devlet olarak yaşlılara, kimsesizlere, dul ve yetimlere maaş bağlayarak tembelliğe yöneltmemiş, üretken bir toplum olarak devamını sağlamanın yolunu bulmuşlardır. 


Son derece sevap sayılan vakıflardan biri, su vakıfları idi. Her taraftan su akardı. Bazı camilerde -abdest almak için- yaz kış sıcak su akması, o caminin vakıfnâmesi icabı idi.

 

Şunu da ifade etmeliyim ki; günümüzde elimize geçen Vakfiye örnekleri ile tespit etmiş olduğumuz namazgah, meşrutahane, hamam, çeşme vb gibi eserleri tespit etmekte öyle zorlanıyoruz ki; göndermiş olduğumuz teknik personelimiz yerini dahi tespit edememekte, çok acı ama bunlar maalesef gerçekler. Ecdadımızın eserlerine ne kadar sahip çıktığımız-çıkabildiğimizin göstergesi diye düşünüyorum.

 

Şöyle ki; sadece Osmanlı dönemi ile öğünen ve o dönemi özleyen bir toplumdan ziyade, günümüz toplumunu Osmanlı şuuru ile yetiştirmenin gayreti içerisinde olmamız ve bu uğurda uğraş verenlere yardımcı olmamız gerekmektedir.

 

Öncelikle bu sitenin yapımında ve devamında emeği geçen kardeşlerimizden Allah razı olsun diyor, kaliteli ve daimi olmasını temenni ediyorum. Birlik ve beraberlik içerisinde, Her şey köyümüz için sloganıyla,

 

Biraz uzun bir yazı oldu ama…..

 

Sevgi ve sağlıcakla kalınız.

                                         ÖMER ÇOLAK






Bu sayfa hakkındaki son yorum:
Yorumu gönderen: Jennylee( infouslatino.com ), 25.06.2013, 10:18 (UTC):
vigara in usa 8]]] quotes car insurance 6415

Yorumu gönderen: Macco( bertolinibertolini.ru ), 20.06.2013, 05:45 (UTC):
I am a big believer in the VAK, or rather VAKOG theory, and use it regularly with my clients. During the interview I will make verbal notes of which sensory language is most prevalent. Once notes, I change my own language in order to build rapport. I then apply the VAKOG theory to the language I use for hypnotic induction, trance, deepening and suggestion, and I find this gets me better results than if I don’t use VAKOG. I also got a great tip from Richard Nongard about Fractionation – if the client shows a (K) bias use open/close eyes fractionation, if they display an (A) bias, then use a numeric fractionation, but if they show a (V) bias then use a visualization fractionation technique – it works very well!


Yorumu gönderen: Gracelin( webmaster4eit.com ), 13.06.2013, 05:37 (UTC):
Judy (in an email but C notes she can ‘hear’ (A) Judy’s voice that Judy uses in her videos) ‘here’s a quick question for you. Where do you stand on the popular “visual, auditory, kinaesthetic” distinction?’ Carol (written as answer in Judy’s blog and depending on how you know her you will ‘hear ‘her speaking quickly with a smile in the spaces, you may also ‘see’ her, her SL avatar or a photo of her, or indeed you may use another sense) “A ruthless question first regarding the title, what happened to O and G?Considering your question, in a moment, a flash, a quick answer, no!, a question instead came to mind, how exactly can one ‘stand on the popular V,A,K distinction’ as there is nothing in that space between. Or is there? Maybe normally invisible connectors or connections lay there? Have you noticed when those are perhaps absent for whatever reason the gap and possibly associated loss of a sense’ or two or three or more becomes visible? Could this information be useful to us in some way? For example when V was changed A altered too and K disappeared. And still wondering about O and G, did they roll off somewhere? And regarding the ‘truth’ in your heading do unconscious minds and red herrings exist anywhere except in thoughts? One can see, hear, feel, smell and taste a smoke screen as an ‘in the flesh event’, and reading about a wild goose chase again is something different, isn’t it, unreal in the world yet can make your heart race or give you goose bumps in the flesh. Just another word for red herring. Now my answer is becoming longer because sensing the senses of myself and others is so very fascinating and useful to me. Seems to me whatever the quantity or order or however dirtily or cleanly we use words and spaces often language cannot even begin to describe things experienced by the senses. So I ask yet another question, think of and also describe in words the look, feel, sound, scent and taste of the following ‘two-eyed steaks’, soused, Schmaltz, fresh, raw, salted, smoked, marinated, creamed, fried, fermented, pickled, cured, with lemon and red ones. And as I imagine seeing you, the reader, in my mind’s eye I imagine how your body and face will alter as you do this.


Yorumu gönderen: Jayan( lyjluan.gov ), 13.06.2013, 05:37 (UTC):
Judy (in an email but C notes she can ‘hear’ (A) Judy’s voice that Judy uses in her videos) ‘here’s a quick question for you. Where do you stand on the popular “visual, auditory, kinaesthetic” distinction?’ Carol (written as answer in Judy’s blog and depending on how you know her you will ‘hear ‘her speaking quickly with a smile in the spaces, you may also ‘see’ her, her SL avatar or a photo of her, or indeed you may use another sense) “A ruthless question first regarding the title, what happened to O and G?Considering your question, in a moment, a flash, a quick answer, no!, a question instead came to mind, how exactly can one ‘stand on the popular V,A,K distinction’ as there is nothing in that space between. Or is there? Maybe normally invisible connectors or connections lay there? Have you noticed when those are perhaps absent for whatever reason the gap and possibly associated loss of a sense’ or two or three or more becomes visible? Could this information be useful to us in some way? For example when V was changed A altered too and K disappeared. And still wondering about O and G, did they roll off somewhere? And regarding the ‘truth’ in your heading do unconscious minds and red herrings exist anywhere except in thoughts? One can see, hear, feel, smell and taste a smoke screen as an ‘in the flesh event’, and reading about a wild goose chase again is something different, isn’t it, unreal in the world yet can make your heart race or give you goose bumps in the flesh. Just another word for red herring. Now my answer is becoming longer because sensing the senses of myself and others is so very fascinating and useful to me. Seems to me whatever the quantity or order or however dirtily or cleanly we use words and spaces often language cannot even begin to describe things experienced by the senses. So I ask yet another question, think of and also describe in words the look, feel, sound, scent and taste of the following ‘two-eyed steaks’, soused, Schmaltz, fresh, raw, salted, smoked, marinated, creamed, fried, fermented, pickled, cured, with lemon and red ones. And as I imagine seeing you, the reader, in my mind’s eye I imagine how your body and face will alter as you do this.


Yorumu gönderen: hkavuaqwe( bwewhdmmnagz.com ), 11.06.2013, 15:33 (UTC):
F0EaOB <a href="http://sgkgtwwoowek.com/">sgkgtwwoowek</a>

Yorumu gönderen: Rohit( officetrenkwalder-admira.com ), 08.06.2013, 05:31 (UTC):
Of course the coennvtion is then broken up by a massive brawl between vampire ninjas and werewolf pirates. Movie movies seem to be a poor man's parody. (In retrospect poor man is giving them too much credence.) While a genuine parody is intimately familiar with a genre and its trappings, movie movies can't even be bothered with familiarization. Instead, they riff movie trailers and sound bites and trends. Two current parodies that are brilliant examples are Shaun of the Dead and Hot Fuzz . Both movies play with the coennvtions of their genres (zombie films in the former and cop/action films in the latter), but also play by the rules of those movies. Thus, Shaun of the Dead , while parody, is still an excellent zombie movie and can be enjoyed as such. Hot Fuzz is a good cop-action film. Movie movies never come close to treating the source material with irreverent respect.

Yorumu gönderen: şahin( murat.coban3444yahoo.com ), 28.10.2010, 18:41 (UTC):
Vakıf nedir, ne olması üzerine güzel bir makale. Tebrikler

Yorumu gönderen: halil( m.karadeniz31yahoo.com ), 28.10.2010, 18:34 (UTC):
çok harika bir yazı olmuş, içeriği mükemmel.

Yorumu gönderen: Recep Çolak( rcolakmit.tc ), 23.10.2010, 18:25 (UTC):
teşekkürler kardes seninde başarıların daim olsun bu arada harika bir siten var gececi kardes arada bende yararlanıyorum

Yorumu gönderen::09.10.2010, 11:34 (UTC)
gececi40
gececi40
Kapalı

güzel bir yazı olmuş başarılarınızın devamını diliyorum



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:
Bugün 9 ziyaretçi (95 klik) kişi burdaydı!
HEP BERABER DAHA İYİYE...
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=